1970’te girdiği TSK’da 1972’de Özle Komando Kursu’nu bitiren ve piyade takım komutanı olarak Kıbrıs Barış Harekâtına katılan E. Kd. Albay Mithat Işık, yurt içinde ve yurt dışında birçok operasyona katılmıştır. 1980-1990 arasında Bolu Komando Tugayından görevli olarak Doğu Anadolu’da birçok terör operasyonuna katıldı. 1990-1992’de Mardin Dargeçit’e atanan Işık, 1992-1995 arasında Özel Kuvvetler Okul Komutanlığı’nda İç Güvenlik ve Gerilla Harekâtı Öğretmenliği yaptı. 1995-1998’de Özel Kuvvetler Alay Komutanı olarak Güneydoğu’ya geldi. Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren Işık, peşmergelerle birlikte pek çok operasyonu organize etti. 2001’de emekli olan Işık, şuan Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde, Savunma ve Güvenlik Koordinatörü olarak görev yapmaktadır. Yarasa Operasyonu isimli kitabı bulunan Albay Işık ile röportajım…

Türkiye’nin terörle mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin terörle mücadelesine baktığımız zaman, açılım olayından sonra daha etkili bir mücadele görüyoruz. Türkiye’deki terör olaylarının kaynağı biliyorsunuz ki Kuzey Irak ve Suriye’dir. Terör örgütleri buralarda barınıyor ve buralardan sınırlarımıza girmek suretiyle yurt içerisinde eylemler yapıyordu. Türkiye 1995’li yıllardan itibaren, PKK terör örgütünün Kuzey Irak’ta barınmasını önlemek amacıyla o bölgede Barzani kuvvetleriyle birlikte terör örgütüne karşı operasyonlar yürüttü. Avaşin, Metina, Zap, Karadağ, Basyan gibi bölgelerde yaptığı operasyonlarla terör örgütünün direniş azmini bayağı kırmıştı. 2003 yılına geldiğimiz zaman terör Türkiye’de stabil bir seviyeye gelmişti. Ancak ABD’nin II. Körfez Savaşı’ndan sonra, Irak’a TSK’nın operasyon yapmasını engellemesi nedeniyle, terör örgütü tekrar toparlanma sürecine girdi ve yurt içerisinde de bir takım eylemlerini arttırdı. 2012 yılından itibaren Türkiye’de İHA’ların kullanılmasıyla, terörle mücadelenin tekrar aktif bir hale gelmesi, sınır karakollarının güçlendirilmesi ve sınır ötesi operasyonların tekrar başlaması nedeniyle terör örgütlerine ağır kayıplar verdirildi. Ancak şöyle değerlendirmek lazım, dünyada terör bitmeyecek. Çünkü emperyalist ülkeler, kendi emellerini gerçekleştirmek için kendi silahlı kara kuvvetlerini kullanmak yerine daha çok, kendilerine müzahir grupları eğitim, silahlandırıp, kendi hava araçlarıyla, silahlarıyla desteklemek suretiyle bu mücadeleyi hedef olarak seçtikleri ülkelerde yürütecekler. Yani buna vekâlet savaşları da diyebiliriz. Bunun en yakın örneğini sınırlarımıza komşu olan Suriye’de ve Irak’ta görebiliyoruz. Şimdi gelişen teknolojik imkanlar, STK’ların hükümetler üzerindeki baskıları nedeniyle, özellikle siyasi otoriteler kendi kara güçleriyle operasyon yapmaya çekiniyorlar. Çünkü hangi ülke olursa olsun ülkesine, yabancı ülkede hayatını kaybetmiş askerlerinin tabutlarının gelmesi, oradaki siyasi iradeyi sıkıntıya sokuyor. Çünkü STK’lar bunda çok etkili oluyor. Dolayısıyla siyasi iktidarlar, kendilerini bu baskıdan kurtarmak için hedef seçtiklerini ülkede daha çok vekâlet savaşı yürütecek unsurları eğitip, destekleyerek kullanıyorlar. Buna ABD’nin PYD/YPG gibi örgütleri, Suriye demokratik güçleri maskesi adı altında kullanmaya başlamasını örnek olarak verebiliriz. Aslında, baktığımız zaman, ABD bu yerel güçleri destekleyerek, Türkiye ile Ortadoğu’da uyuşmayan politikalarına yönelik koalisyonlar oluşturuyor. Türkiye’de aynı şeyi zaman zaman kullanıyor. Bence Türkiye, terörle mücadelede şuan iyi diyebileceğimiz bir seviyede. Çünkü ordusunun büyük bir kısmını profesyonelleştirdi. Teknolojik silah donanımları fazlalaştı, İHA ve silahlı helikopterleri üretmiş olmamız ve sınır karakollarını güçlendirmiş olmamız nedeniyle terörle mücadeleyi başarılı bir şekilde yürütüyoruz. Yurt içerisinde terör örgütünü hareket edemeyecek duruma getirdik. Ancak ABD’nin Suriye ve Irak’ta, PYD/PKK terör örgütlerini desteklemesi nedeniyle Türkiye terörle mücadeleye bir süre daha devam edecek diyebilirim. Ama yürüdüğümüz yol doğru diyebiliriz.

Uluslararası arenada kabul edilen terör tanımı neden yok?

Terörizmin şuanda dünyada kabul edilen bir tanımı yok. Bunun kabul edilmeyişinin sebebi ise devletlerin kendi çıkarlarını düşünmesine dayanır. Bu nedenle de bir ülkenin terörist dediğine diğeri özgürlük savaşçısı diyebiliyor. Dolayısıyla da terörle uluslararası çapta etkili bir mücadele yapılamıyor. Sizin terör örgütü olarak değerlendirdiğiniz PKK ve PYD’yi Amerika, Suriye ve Irak’ta kendi menfaatleri doğrultusunda Suriye Demokratik Güçleri adı altında değerlendiriyor. Ülkeler kendi menfaatlerini düşündükleri için, her ülke kendisine göre bir tanım yapıyor. Ben bunları incelediğimde terörün yaklaşık 102’ye yakın bir tanımı vardı. Ben bundan sonra da, terörün tüm dünyada bitmeyeceğini ve vekâlet savaşları adı altında bu terör örgütlerinin ülkelere yerleşeceğini düşünüyorum. Aslında dünyada her gün savaş devam ediyor. Bu savaş, I. Ve II. Dünya Savaşlarında olduğu gibi topyekûn bir savaştan ziyade, vekâlet savaşları olarak devam ediyor. Bunda da terör örgütlerini ve özel güvenlik şirketlerini kullanıyorlar. Buna, ABD’nin kendi özel kuvvetlerinden emekli olan subay ve astsubaylarına kurdurttuğu BLACKWATER’ı örnek verebiliriz. Terörü kabul edilebilir bir tanımının yapılmasını çok zor görüyorum. Çünkü artık her ülkenin, bir bölgede menfaatleri açığa çıkıyor. Terör örgütlerini de kendi menfaatleri doğrultusunda kullanacaklar. Kendi ordularını karada pek kullanmayacaklar. Çünkü kamuoyunun çok baskısı oluyor. Birleşmiş Milletlerin de ortak bir tanım yapması biraz zor görünüyor. BM’de alınan kararlarda en çok etkili olan ülke ABD olmasına rağmen, terörle mücadele maskesi altında dünyada terörizmi açık veya örtülü bir şekilde destekliyor.

Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri alması, Türkiye-NATO ilişkilerini nasıl etkiler?

Bizim hava savunma sistemine karşı bir zafiyetimiz var. Bunu NATO’da biliyor. NATO’nun güney kanadındaki en güçlü ordu Türkiye olmasına rağmen, hava savunma sistemine zafiyet var. Nitekim Irak 1. Ve 2. harekâtlarında önce Almanya’dan sonra da Hollanda’dan Patriotlar gelmişti. Zafiyetimizi NATO ve ABD bilmesine rağmen bu giderilmedi. Türkiye, özellikle II. Körfez Savaşı’ndan sonra, Suriye savaşının başlangıcında, Amerika’dan Patriotları almak istedi ama ABD, Obama döneminde bu silahı bize satmadı. Satmayınca bizde başka yollar aramaya başladık. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Rusya ile anlaştı. S-400’leri aldı ve şuanda Türkiye’ye gelişi var. S-400’ler bir taarruz silahı değil, savunma silahıdır, hava savunma sistemidir. Ben NATO’yu pek etkileyeceğini düşünmüyorum. Çünkü etkilememesi lazımdı. Eğer burada bir sıkıntı varsa bu ABD yönetiminin başlangıçtaki yanlış tutumudur. Dolayısıyla Türkiye, bunları alarak hem Doğu Akdeniz’de hem de Ortadoğu’da bir stratejik üstünlük sağladı. Biliyorsunuz ki S-400’lerin menzili 600-400 ve 200 km uzaktaki hedefi algılayan bir silah sistemidir. BU silah sisteminin en önemli özelliklerinden birisi sabit olmamasıdır. Yani araçlara monte olduğu için bir bölgeden başka bir bölgeye taşınabiliyor. Ufak tefek sıkıntılar var ancak bunların aşılamayacak sıkıntılar olduğunu düşünmüyorum. Türkiye ve ABD 1951 yılından itibaren müttefikler. Türkiye kritik bir arazi bölgesinde bulunuyor. Bir takım sorunların olacağını ancak bunların da çok büyütüleceğini düşünmüyorum. Türkiye’nin NATO’dan ayrılma ya da NATO’nun Türkiye’yi dışlaması boyutunda sorunlara yaşanacağını düşünmüyorum. NATO ve ABD hatayı kendisinde aramalıdır diye düşünüyorum.

“Türkiye, Suriye, İran ve Irak’la işbirliği yaptığı sürece ABD’nin bölgede yaptığı çalışmaları daha kısa sürede önleme imkânına sahip olacaktır.” Demişsiniz. Size göre, bu işbirliği nasıl olabilir?

Şöyle bir haritaya baktığımız zaman, Türkiye’nin doğusunda Rusya ve İran, güneyinde Irak ve Suriye olduğunu görüyoruz. İran ve Suriye Akdeniz’den, Karadeniz’e hilal şeklinde bağlanabiliyor. Bir de Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan var. Bölgenin iki güçlü ülkesi İran ve Türkiye’dir. Irak kendisini henüz toparlayamadı. Bizi etkileyen terör örgütleri de Irak ve Suriye’de barınıyor. Suriye’de iyi bir demokratik yönetim olursa, Irak kendisini toparlaya bilirse, İran ile birlikte bölgede güçlü olduğumuz sürece bence, Ortadoğu ve Kafkaslarda terör örgütlerinin barınma imkânları sınırlanacaktır. O zaman yok olacaktır. Çünkü şuanda bakıyorsunuz ki bütün terör örgütleri Suriye’de. Suriye’de oluşma sebebi ise güçlü bir ordu ve yönetimin olmamasıdır. PYD/PKK, YPG diyoruz ve bunlar burada barınıyorlar. İran ve Irak’ta aynı şekilde özellikle Irak’ın kuzeyi 1980’den itibaren sahipsiz topraklardı. Daha önce Zap’ın batısında yaptığımız harekâtla bölgeyi kontrol altına aldık ve güvenli bölgeyi oluşturduk. Şimdi ise Zap’ın doğusunda bu güvenli bölgeyi oluşturmak için Pençe harekâtını izliyoruz. Pençe harekâtına dikkat ederseniz, Diyana’dan başlıyor ve İran sınırıyla birleşecek. Dolayısıyla burayı da biz kontrol ettiğimiz takdirde bölgede terör örgütlerinin barınma alanları daralacaktır. Bu dört ülkeye ek olarak Azerbaycan, Gürcistan katıldığı bir Pakt, gibi bir şey oluşturulduğu zaman en azından Ortadoğu’nun bu kesimi bence huzura kavuşacaktır. Aksi takdirde Türkiye’nin içinde olmadığı, İran’ın olmadığı, Suriye’nin güçlendirilmediği bir dönemde Ortadoğu’da huzurun sağlanması zor olacaktır. Bizim bu saydığımız ülkeler Türkiye, İran, Irak, Suriye terörden en çok etkilenen ülkelerdir. Dolayısıyla, vekâlet savaşlarını kullanan ülkeler buralarda kullanacaklardır. ABD böyle bir ilişkiye karşı olduğu için bölgede bulunuyor. Mesela, ABD güçlü bir İran istemiyor. Çünkü onun Ortadoğu’daki özellikle, Amerikan yöneticilerinin birinci planı İsrail’in güvenliğinin sağlanmasıdır.

Kıbrıs Barış Harekâtına katıldınız. ABD, S-400’lerin Türkiye’ye gelmesinin ardından, Güney Kıbrıs’a 32 yıldır uyguladığı silah ambargosunun kaldırılmasını düzenleyen yasayı kabul etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kıbrıs’ta çok büyük acılar yaşandı. Yaklaşık 300 sene Osmanlı idaresinde kalmış sonrasında ise İngilizlere kiraya verildi ve İngilizlerde buraya el koydu. Kıbrıs’ta özellikle Kıbrıs Türk toplumunun yaşadığı büyük acılar var. 1950’li yıllardan başlayıp 1974’e kadar devam eden Rumların ve Yunanlıların buradaki Türkleri katlettiklerini görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de bu katliamı önlemek ve varlığını devam ettirmek amacıyla 1974 yılında adaya müdahale etti. Ada da 74’ten sonra yeni bir statü oluştu. İki ayrı devlet var şuanda. Ama başta Amerika olmak üzere, Türkiye’yi adadan ve Doğu Akdeniz’den tenzil etmek istiyorlar. Bunun içinde mesela Londra ve Zürih anlaşmalarında Türkiye ve Yunanistan’ın üye olmadığı bir topluluğa Kıbrıs üye olamaz denmesine rağmen Avrupa Birliği, 2004 yılında Kıbrıs’ ı birliğe aldı ve sanki tamamını alıyormuş gibi yaptı. Zaten ABD’nin Güney Kıbrıs’a uyguladığı ambargo kâğıt üzerindeydi. GKRY, istediği ülkeden istediği silahı alabiliyordu. Amerika’nın ambargoyu kaldırması bence psikolojik olarak Rum tarafına üstünlük sağlayabilir. Buradaki esas amaç Türkiye’ nin S-400’lerine karşı, F-35 blöfüydü. Diğer bir konu ise son yıllarda Doğu Akdeniz ‘de, Kıbrıs civarında çok zengin doğal gaz, petrol ve hidrokarbon kaynaklarının bulunması nedeniyle, bölge son 2 yılda sürekli gündeme geldi ve hareketlendi. Burada da bir takım paktlar oluşturuldu. Baktığımız zaman, GKRY-İsrail-Yunanistan-Mısır bir cephe ve ABD ve Fransa bunlara destek veriyor. Başlangıçta Suriye-Türkiye-Libya buna karşı bir pakt oluşturulmuştu ama Suriye’deki durumların bu şekilde olması, Libya’ nın bölünmesi, Mısır’ daki olaylar, Türkiye ’nin oluşturduğu cepheyi dağıtmış durumda. Biz Kıbrıs’ taki ve Doğu Akdeniz’deki haklı davamızın peşinde olmalıyız ve bundan hiçbir şekilde taviz vermemeliyiz. Çünkü biz Doğu Akdeniz’den Kıbrıs’tan gelen blöflerden çekinirsek biz tamamen Akdeniz’i ve dolayısıyla Ege’ yi Yunanistan’a ve söylediğimiz ülkelere bırakmış oluyoruz. Ve öyle bir durum olur ki, Çanakkale’den çıkan bir gemimiz, İzmir’e rahat rahat giremeyecek bir duruma gelir. ABD, Türkiye üzerinde baskısını arttırmak amacıyla GKRY’ ye silah ambargosunu kaldırdım diyor. Yani kaldırması ile kaldırmaması arasında da fark eden bir şey yok. Belki de Kıbrıs Rum kesiminden kendisine ait bir üs talep edecek. Türkiye’ nin buna karşı alabileceği tedbirler var. Orada deniz ve hava üssü kurmalı, Kıbrıs’ ta ki Türk varlığını güçlendirecek tedbirler almalıdır. Neticede, Yunanistan’a 800 km uzaklıkta olan Kıbrıs adası Türkiye’ye 60-70 km uzaklıkta. Doğu Akdeniz’i ve Kıbrıs olaylarını kendi halkımıza ve Kıbrıs Türk halkına çok iyi anlatmamız lazım. 74’ te doğan veya o dönemde çok küçük olan çocuklar buradaki Rum ve Yunan mezalimini bilmiyorlar. Kıbrıs’ ın AB pasaportuna heveslenenler var. Tarihimizi genç nesillere unutturmamız lazım. Bizim için en büyük tehlike, ABD’ nin Güney Kıbrıs’ a silah ambargosunu kaldırmasından ziyade, bizim geçmişte neler yaşadığımızı genç nesillerin bilmemesini tehlike olarak görüyorum.

Siz de yurt içinde ve yurt dışında birçok terör operasyonlarına katıldınız. Peki, emekli olduktan sonra devlet sizin tecrübelerinizden, bilgilerinizden faydalanmak istemedi mi?

Ben emekli olduktan sonra böyle bir teklif gelmedi. Söylediğiniz gibi, terörle mücadele de 20 yıl görev almış birisi, yurt içinde ve yurt dışında görev almış, komando tugaylarında, özel kuvvetlerde uzun süre görev yapmış biri olarak bilgilerimi aktarmak isterdim. Bir defa, Terörle Mücadele Üst Kurulu kurulacağı zaman, siyasi otorite tarafından bana böyle bir teklif geldi. Terörle Mücadele Üst Kurulunun ırak sorumluluğuna getirmek istediklerini söylemişlerdi. Fakat daha sonra, bana iletilen Genel Kurmayın böyle bir şeye izin vermediğiydi. Sadece görsel ve yazılı basında, açık oturumlarda, olayların değerlendirilmesini ve bilgilerimizi çağıran televizyon kanallarından aktarabiliyoruz. Şimdi de daha faydalı olduğum Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün Savunma Ve Güvenlik Koordinatörü olarak burada bilgilerimi aktarma imkânı buluyorum. Türkiye’deki bu durumu yanlış olarak değerlendiriyorum. Ben 30 sene hizmet ettim. General olmayınca kadrosuzluktan emekli ediyorlar. Ama bence bu konuda uzman kişileri değerlendirmekte fayda var. Emekli olmuş, sağlığı müsait, konusunda uzman olan kişileri alıp, eğitmen olarak kullanmasının faydalı olacağını düşünüyorum.