Öküz de Bağdat’ı, bir uçtan diğer uca gezer ama görüp görebileceği tek şey yerdeki karpuz kabuğudur..

Sayfamın ilk röportajını Türk Etki Sahası üzerine yaklaşık 2 senedir konferans veren ve bu işi kendisine bir borç bilen,  Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Nuri Yılmaz  ile yapıyorum. Uzun yıllar yurt dışında yaşayıp Türkiye’ye döndükten sonra, gençlerde bir aidiyet probleminin olduğunu gözlemlediğini belirtip, içimizdeki cevheri keşfetmemiz gerektiğini, son yıllarda özendirilen etnik ulusçuluğun moda haline getirilmesinin üst kimliğimize (korporatif kimliğimize) zarar vermekte olduğunu, gençlere verilecek özgüven içerikli ilham ve hayranlık duygusunun ve Türk Etki Sahasının farkındalığını oluşturmanın etnik ulusçuluğa karşı adeta bir panzehir olabileceğini belirtmiştir. Bu konferansın fikirsel altyapısını tetikleyenin karşılaştığı birkaç olumsuz örnek olduğunu belirten, Yılmaz toplumsal bir farkındalık oluşturmak için hayata geçirdiği konferanslar dizisinin içeriğini kendi seyahatlerin çektiği fotoğraflar ve hikâyeleriyle oluşturduğunu, bu yüzden, konferanslarında hayranlık, şaşkınlık ve gülme duygularına birlikte tanık olduğunu ifade etmiştir. Hatta bazı katılımcıların duygulanıp ağladığını dahi gözlemlediğini belirterek bu etkinlikleri devam ettirmeyi artık kendisine milli bir görev gibi gördüğünü söylemiştir.

1- Türk Etki Sahası üzerine konferanslar veriyorsunuz. Bu konferansı gerçekleştirmeye neden karar verdiniz. Sizi bu konferansı yapmaya yönlendiren fikirler nelerdir?

Sevgili Hilal öncelikle böyle hayırlı ve faydalı bir işe kalkıştığın için seni tebrik ediyorum. Şimdiden Blog’un hayırlı olsun. Ben uzun yıllar yurt dışında yaşadıktan sonra Türkiye’ye dönüş yaptım. Bu yüzden karşılaştığım olaylara daha objektif bakabildiğimi düşünüyorum ve olayları değerlendirirken evrensel değerler ile milli refleks arasında kurduğum bir dengeyle olayları değerlendiriyorum. Hak iddialarının, toprak iddialarının arttığı etnik ulusçuluğun moda haline getirilerek yeni ulus yaratma süreçlerini de ülkemize karşı oluşturulan çok büyük bir komplo olarak görüyorum. Gençler sosyal medyanın zehirli yalanlarına kolayca kanabiliyor ve milli boyutu ya da daha doğrusu ilerde doğabilecek büyük toplumsal zararımızı göremeyebiliyorlar. Yaratılan zihin karışıklıklarına karşı milli refleksli, matematikli bir farkındalık oluşturmanın önemi de bu noktada çıkıyor zaten. Özetle, özgüvenini yitirmenin bedeli ve kimliğimizi sevmenin ve reddetmenin olası sonuçları bu konferansa ilham verdi diyebilirim. Türkiye’de genellikle gençlerde bir aidiyet problemi olduğunu düşünüyorum. Bunu yeterince gözlemledim. Bu yüzden ben gençlerden içlerindeki cevheri keşfetmelerini istiyorum. Böylece hem gelişmiş bir özgüvene sahip olacaklar hem de elde ettikleri her şeyin aslında eylemlerinizin sonucu olduğunu görecekler.

Beni başlangıçta üzen ve bu konferansı yapmaya iten, karşılaştığım birkaç spesifik olay oldu. Bunlardan biri ders öncesi sınıfta yaptığım bir sohbet esnasında oldu. Fakültenin dış işleri koordinatörlüğünü yürüttüğüm için, bir sınıfa ilk defa girdiğimde öğrencileri tanımak ve teşvik etmek adına, herhangi bir değişim programına katılıp katılmadıklarını sorardım. Yine böyle bir seferinde, Öğrencilerden biri el kaldırıp Erasmus programı ile Çek Cumhuriyetine gittiğini ve 6 ay süre ile Prag’da bulunduğunu söyledi. Bunun üzerine Karlova Köprüsünü görmüşsündür kesin o halde dedim. “Karlova Köprüsünden her gün geçiyorum hocam­’’ dedi. Ki Karlova Köprüsü şehrin sembollerinden bir tanesi olan eski bir taş köprü. Diğer taş köprülerden bir farkı var. Bu taş köprünün üstü sağlı sollu devasa heykellerle kaplıdır ve bu heykellerden biri de Türklerle alakalıdır.  Çirkin bir Osmanlı sembolize edilmiştir. Yani adeta Kötü-çirkin Türk imajını veriyor bu heykel. Köprüden geçerken farketmemek pek mümkün değildir çünkü diğer heykellerden farklı bir şeyler resmetmektedir.  Öğrenciye “O zaman bizimle ilgili olan heykeli görmüşsündür” dedim. “Hangi heykeli hocam bir sürü heykel vardı, hangisini soruyorsunuz.” dedi. Ve o an aklıma Rumi’den bir tasvir geldi. O çağının en güzel şehri olan Bağdat’tan bahsederken. “Öküz de Bağdat’a gelir. Bir uçtan bir uca şehri geçer. Hiçbir güzelliği, hiçbir nefaseti göremez. Görüp görebileceği tek şey yerdeki karpuz kabuğu olur.” der.  Öğrencimin tepkisi yüzünden bu cümle birden gözümün önüne geldi. Nasıl gitmiş gezmiş, her gün geçtiği köprüdeki bizimle alakalı olan heykeli nasıl fark edip, araştırmamış diye üzüldüm.

Bunu izleyen günlerde, üniversite temsilcisi olarak yürüttüğüm ‘’Konuralp Dünya Turizm Destinasyonu oluyor’’ projesinin tanıtımının yapıldığı yoğun bir hafta sonunda, saklı bahçe adlı hoş bir yerde mola vermişken, hemen yan masada öğrencilerin konuşmalarına kulak misafir oldum. Bir genç ki kendisinin daha sonra üniversitemizde yüksek lisans yapmakta olduğunu da öğendim, elinde 2 tane pasaportu sallayarak bir tanesi için kendi söylemiyle “ şu gördüğünüz pasaport varya dünyanın en değersiz pasaportu, bu da tersine değerli bir pasaport’’ dedi diğeri için. Bir baktım elinde ilk salladığı Türk pasaportu diğeri ise Bulgaristan. Böbürlenerek Bulgar pasaportunu ile gezip gördüğü yerleri ama yanlış bilgilerle anlatıp duruyordu. Konuşmalardan çok rahatsız oldum, sonunda dayanamadım ve “gençler affedersiniz tesadüfen konuşmaya kulak misafiri oldum. Mensubu olduğunuz toplumun bayrağını taşıyan resmi bir evrakı değersiz diyerek aşağılamanız hoş değil, keşke bu karşılaştırmayı yaparken avantajlı falan deseydiniz dedim. Verilen sert tepki ve bozuk üslup üzerine de yaşadığınız ülkeyi sevmez ve değer vermezseniz başkaları hiç değer vermez. Ülkenizin aidiyetini gösteren bir belgeyi aşağılamanız aslında kendinize de hakaret olur dedim. Zannediyorum kastettiğiniz şey pasaportun avantajları” dedim. “Vize kısıtlamalarından bahsediyorsanız hepsinin teknik ve bilimsel açıklaması da var, sosyal ve siyasi açıklaması da var” diyerek devam ettim. Türkiye her halükarda güçlü bir ülkedir. Bir takım kısıtlamalar bu olguyu değiştiremez dedim. Bu Bulgaristan’ı değerli, Türkiye’yi de değersiz yapmaz” dedim.  “Sen ne biliyorsun ki” dedi. Ona 50 küsur ülkeyi gördüğümü, hayatımın ciddi bir kısmını yurt dışında geçirdiğimden ve hatta çite tabiiyetim olduğundan bahsetmedim. Ama şunu söyledim “annen hastalandığında ona kıymetsiz değersiz der misin? , baban işini kaybettiğinde ona değersiz der misin? Sevmeye devam edersin.” Dedim. O an öğrencinin telefonu çaldı. İzmir Marşı çalışıyordu ve ekranda Atatürk’ün resmi belirdi.  Bir kez daha şaşırdım. Yani milli semboller vardı ama içerik yoktu. Çocuğun bir aidiyet problemi olduğu kesindi. Önceki konuşmasında bu öğrencinin “ bizimkiler iyi ki Bulgar’dan gelmişler de bu pasaportu alabildim.” dediğini hatırladım. İlginçtir -Bulgar’dan gelmişler.! Bulgaristan’dan demiyor! – Sen bizimkiler iyi ki Bulgar’dan gelmişler diye bir laf ettin onu da açıklayayım. Belli ki doğrusunu öğrenmemişsin ben söyleyeyim 1989’da Bulgaristan’da Türkler asimile edilmeye çalışıldı. Herkesin ismi değiştirildi, ölülerin mezarları bile tahrip edildi. Türkler ’de canlarını kurtarmak için Türkiye’ye kaçtılar.” yani tatil için gelmediler ölümden ve işkenceden kaçmışlardı, sen şimdi Türkiye’ye pasaportuna hakaret ederek mi teşekkür ediyorsun dedim.

Bu iki spesifik olay ve bazı ufak tefek benzer olaylar beni çok üzdü ve düşünmeye sevk etti. Epey bir süre bazı gençler neden böyle ve niçin sorularını aklımdan çıkaramadım. Sahiden değersiz miydik? Ülkenin kurucusu ‘Türk Övün Güven Çalış demişken ülkeyi gençlere emanet etmişken bu nasıl garip bir durumdu. Bir şeyler yapılmalı derken ben neden bir şeyler yapmıyorum demeye başladım ve bir akşam bu konferansın içeriğini oluşturacak bilgiler aklıma gelmeye başladı. Sonra bunları bir powerpoint sunuma dönüştürüp, ilk konferansım bize yurtdışından tecrübelerinizi anlattığınız bir konferans verir misiniz diye gelen Uluslararası İlişkiler öğrenci topluluğunun talebi ile oldu. Dile getirdiğim konular Türkiye’nin etki sahasının aslında ne kadar geniş olduğu konusuydu. Ama yine de öğrencileri sıkmamak ve akademik bir ders içeriğine sokmamak adına içine eğlenceli olay ve anekdotları da serpiştirdim. Konferansa da Prag Karlova köprüsündeki heykelle başladım ve buradan hareketle yumuşak ve ilişkili geçişler yaparak adeta öğrencilere bir dünya turu yaptırdım. Kendi seyahatlerimden, kendi çektiğim fotoğrafları kullanarak, dünyanın en ilginç ve en alakasız gibi görünen yerlerinde bile Türklüğün olduğunu, Türk’ün olduğunu, Türk dilinin olduğunu bizim olduğumuzu, farklı yorumlamalara rağmen atalarımızın küresel bir etki doğurduklarını anlatmaya çalıştım. Bu hikayelerin bazılarının olumlu bazılarının olumsuz bazılarının duygu dolu bazılarının da gülünç olduğu sunumda vurgulandı. Öyle ki insanların bizden ötürü kendilerini tanımladıklarını, bazı yerlerde gönül olduğumuzu, bazı yerlerde ise öteki olduğumuzu ama her halükarda toplumların tarihine, kültürüne çok derin izler etkiler bıraktığımızı anlattım. Başlangıçta konferans çizgim kendi fakültemdi. Sonrasında diğer fakülteler ve diğer üniversiteler de kapsama alanıma girmeye başladı. Ama yine de henüz yolun başındayım ve bu yıllarca sürebilecek bir proje. Kısa bir konferans değil ama hiç yorulmuyorum çünkü olumlu tepkiler alıyorum ve fark yarattığımı düşünüyorum.

2- Size göre, Türkiye’de “Türk Etki Sahası’na” dair toplumsal bilinç şuan ne düzeyde?

Dediğim gibi ben Türkiye’deki gençlerin ne yazık ki ciddi bir aidiyet sorunu olduğunu düşünüyorum. Bu gözlemim sadece Türkiye’de oluşmadı. Yurt dışında Alex olmuş Aliler, Eric olmuş Erkanlar, Mişel (Michel) olmuş Handan’lar gördüm. Karşımıza böyle örneklerin çıkıyor olması milli kimliğimiz açısından üzücüdür ve aslında eğitim politikalarının da sorgulanmasını gerektirir. Günümüzde kişilerin bir kimlik problemi olduğu görülmektedir ve aslında kanaatimce bunda pek çok faktör ve sebep mevcuttur. Cumhuriyet Türkiye’sinin eğitim politikalarını belirlerken milli boyutu geri planda tutması etki etmiş olabilir. Gençlerin batı hayranlığını abartıp kendilerini aşağılamaya dönüştürmüş olmaları da etki etmiş olabilir. Ama şu sıralar net bir şekilde gözlenebiliyor ki, sosyal medya üzerinden insanlarımızın, özellikle de gençlerin zihnine dönük kültürel bir operasyon yapılmakta. Bu operasyon belli bir şekilde başarılı olmuş da görünüyor.  İşe bir de Türkiye’nin mezhepsel ve etnik fay hatları açısından bakacak olursak,  etnik fay hattında Kürt asıllı gençlerimizin bu operasyonal dış etkiye en fazla maruz kalanlar olduğunu da söyleyebiliriz. Onların artık hayranlıklarını yeni sembollere yöneltmiş oldukları ve ülkenin milli ve dini sembollerine küstürülmüş oldukları göz ardı edilmeyecek bir olgudur. Bu durum yeni ulus yaratma prosesinin zihni boyutunun birileri tarafından epey bir gayret sarf edilerek oluşturulmuş olduğunu işaret etmektedir. Bu olumsuz gidişatın anti tezinin, panzehrinin ben yeniden milli refleks ve kültürel hayranlık duygularının uyandırılması olduğunu düşünüyorum. Kendine hayranlık duyan, kendisiyle barışık olan bir neslin böyle bir akıma malzeme olmayacağını düşünüyorum. Dolayısıyla Türk olarak öz güvenleri yüksek olan ve Türklüğü bir etnik kimlik değil üst kimlik olarak alan ve algılayan yeni gençlik bırakın dışardan etkilenmeyi aksine dışarıyı etkileyecek ve hatta onlara rol model olacaktır.  Bunun için kültürel, coğrafi ve tarihi altyapı mevcuttur. Etki sahası karşılaştırmasında Türkiye dünyanın önde gelen ülkeleri arasındadır. Nitekim, Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyetinin şablonlarını oluştururken, geçmişle bağını koparmamıştır. Biz Osmanlı İmparatorluğunun devamıyız demiştir. Azınlıklar sadece gayrimüslimlerdir denmiş ve hatta Lozan’a ilave edilerek uluslararası resmiyet ihtiva etmesi sağlanmıştır. Ulus Devletlerin rekabetçi ve yıpratıcı mevcudiyetleri başta Avrupa Birliği olmak üzere dünyanı pek çok yerinde ulus üstü kimlikleri çıkarma gereğini duyurmuştur. Oysa Türkiye’deki milli kimlik etnik değildir kapsayıcıdır, kolektiftir ve bin yılda oluşmuştur. Millet tanımı yapılırken etnik bazda oluşturmamıştır. Türk milletinin tanımında,  Türkmenlik önemli olmakla birlikte herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Türklük bütün etnik unsurları kapsayan kültür, toprak ve inanç bağlamında inşa edilmiştir. Ben bunun bozulmaya çalışıldığını düşünüyorum. Maalesef bunu yapanlar sadece dış etkiler de değildir. Bunun parçası olan akademisyenler, bilim adamları ve siyasetçiler de vardır. Alev Alatlı’nın dediği gibi “ Türkiye’nin en büyük handikaplarından biri, yabancı dil bilen Türk aydınlarının, kendini aydın zannedenlerin, Türkiye’nin kimliğiyle barışık olmamaları ve halkına yabancı olmalarıdır.” Bu zihniyetin yansımalarını görmek zor değildir. Türk, öğün, çalış diyen Türk milleti zekidir diyen kurucu bir liderden sonra, bir yazar Türk Milletinin yüzde 70’i aptaldır diyebilmiştir. Bir başkası dağdaki çobanın oyuyla benim oyum bir midir diyerek adeta elitist yaklaşımlar içerisine giriyorsa zaten asıl sorunun yanlış kültür politikaları ile alakalı olduğu, bunun bir aidiyet sorunu yarattığı kolayca söylenebilir. Dolayısıyla ben sorunun sadece gençlerimizden kaynaklandığını düşünmüyorum aksine gençlerin böyle zehirlenmiş olmalarının akademik, siyasi, kültürel ayakları olduğunu ve hem içerden hem dışardan etki unsurlarının mevcut olduğunu düşünmekteyim.

3-Türk olmanın ayrıcalığını yurt dışı seyahatlerinizden yola çıkarak anlatır mısınız

Türk olmak ayrıcalıktır. Zira Türkler dünya tarihini yapan halklardır. Dünyanın hemen hemen her yerinde doğrudan yada dolaylı iz bırakmışlardır. Kendi tecrübelerime de dayanarak Türk olmanın ayrıcalıklarına birkaç örneği şunlarla verebilirim;

Türk olmak;

Balkanlar’da olduğunuz halde kendinizi hala Türkiye’de sanmanızdır,

Azerbaycan’da gardaş olmaktır,

İran’da Türkçe konuşmaktır,

Pakistan’da kucaklanmaktır,

Afganistan’da ölümden kurtulmaktır,

Endonezya Sumatra’da sevgi çemberine alınmaktır,

Açe’de Türk bayrağının dalgalandığını görmektir,

Malezya’da havaalanına bedava götürülmektir,

Filistin’de Türkiyya Türkiyya diye alkışlanmaktır,

Fas’da Cezayir’de yemeğin en iyisini yeme imkanı kazanmaktır,

Sudan’da Somali’de eve davet edilmektir,

Çin’de Uygur Türkleri ile Türkçe sohbet etme keyfidir,

Eski Osmanlı coğrafyasında kayıp Türklerle karşılaşmaktır,

Japonya’da Türkçe ’ye benzer kelimeler keşfetmektir,

Kore’de dostluk ve ilgi görmektir,

Dünyanın en çok noktasına uçuş yapan havayolu şirketine binip seyahat etmektir,

Ve daha niceleri….

4- Croissant –Kruvasan’ın hikâyesini anlatır mısınız? Neden “Hilal” şekli?

Croissant Fransızca hilal anlamına gelir, İngilizcesi de aynı kelimeden türemiş olan cressent’dır. 1683 yılında Viyana kuşatmasının bozgunla sonuçlanması Avrupa’da olağanüstü bir etki yaratmış ve ilk defa Türklerin yenilebildiği görülmüştür. Bu bir travmanın yıkılması ve aynı zamanda büyük bir zaferi kutlama vesilesi de olmuştur. Nitekim dönemim papası bir buyruk yayınlayarak bütün Avrupalıların bunu kutlamasını ve hilalin yenilmesi şerefine de Türklüğü sembolize eden hilal şeklinde çörekler ekmekler pişirilmiştir. Bu vesileyle yapılan bol tereyağlı hilal şeklindeki croissant günümüzün kuasanıdır ve artık Türkiye’de de keyifle tüketilmektedir. J

5- Etki sahası bağlamında, Bakırköylü Dr. Peştemalciyan’ın, Sovyet askerleri ile yaşadıklarından biraz bahseder misiniz?

Dr. Peştemalciyan İstanbul’un ileri gelen Bakırköylü bir Ermeni ailesindendir ve aile ikinci dünya savaşından önce İstanbul’dan ayrılarak Berlin’e yerleşmiştir. Asıl mesleği doktorluk olan baba Dikran Peştemalciyan, Berlin’de halı ve kilim üzerine bir mağaza açar ve mağazanın başına oğlu Aram Peştemalciyan’ı getirir. İnsanlık Tarihinin en büyük ve en kanlı savaşının başlaması bütün Avrupalılarınki gibi Peştemalciyan ailesinin hayatını da değiştirir. Alman ordusunun yenilmesi üzerine hızlı ve öfkeli bir şekilde Alman topraklarına giren Sovyet ordusu öldürerek ve yağmalayarak ilerlemektedir. Bunun dozu Alman başkenti Berlin’e girilince daha da artar. Evlerin kapıları kırılarak girilmekte ve en uç taciz ve tecavüzler yaşatılmaktadır. Sovyet ordusu 1944 yılı Nisan ayında Berlin’i kuşatır. Şehri kuşatan Rus İşgal Orduları Komutanlığı tarafından yayımlanan bildiride, Rus askerlerinin şehirdeki her yere girme özgürlüğü olduğu belirtilmiştir. Bu bildiri ile birlikte şehirde büyük bir yağma ve talan başlar. Bu yağma ve talandan Peştemalciyan ailesi de nasibini alır. Bir gün Moğol tipli iki Rus askeri büyük bir gürültü ile Berlin’deki mağazadan içeri dalarlar. Askerlerden biri halılara yönelirken bir diğeri de korkudan taş kesilmişçesine olup bitenleri dehşetle izleyen Aram Peştemalciyan’ın kızına doğru yönelir. Durumu fark eden Aram kızını savunmak için Rus askerinin kolundan tutar ve onu geri çeker. Aram’ın bu tepkisine karşılık Rus askeri belindeki silahını çeker ve Aram Peştemalciyan’ın şakağına dayar. Bu esnada eşi ile göz göze gelen Aram’ın ağzından “Şimdi B..ku Yedik” ifadesi dökülür. Bu sözleri işiten askerin gözleri bir anda kocaman açılır ve Aram Peştemalciyan’a “Sen ne dedin” der. Askerin de Türkçe konuştuğunu gören Aram hayretler içinde kullandığı ifadeyi tekrar eder “Şimdi B..ku Yedik”. dedim der. Asker bir anda silahını indirir ve Aram’a sarılarak sen Türksen “Biz kan kardeşiyiz, der. Uygunsuz da olsa Türkçe konuşmak hayatlarını kurtarmıştır. Mağazaya gelen askerler Rus ordusundaki Kırgız askerleridir. Karşılarındaki kişinin Türkçe konuştuğunu fark edince şaşkına dönen askerler, Peştemalciyan ailesinden özür dilerler ve işgal bitene kadar o askerler mağazasının nöbet tutarlar. Bu olay Hattat Emin BARIN’ın  kaleme aldığı bu ifade ve Necmettin OKYAY’ın yapmış olduğu ebru ile bezenerek PEŞTEMALCIYAN ailesinin en değer verdiği eşyaya dönüşerek evlerindeki en özel yeri o günden beri süslemektedir. Ben ‘etki sahası’ konferanslarımda bu hikayeyi kullanıyor ve öncelikle hayat kurtaran bu sözün yazıldığı hat yazısını gösteriyorum.

6- Revani sadece tatlı mıdır?

Bu ifade de benim konferansım da kullandığım başlangıç sorularından birisidir. Böyle sorarak öğrencileri şaşırtıyor sonra bizim aleyhimize etrafımızdaki coğrafyanın ne kadar değiştirildiğini göstermek adına Türk Revan’ın nasıl Ermeni Yerevan’a dönüştürüldüğü hikayesini anlatıyorum. Bildiğiniz üzere bugünkü Ermenistan toprakları Azerbaycan ve Türkiye’yi bölecek şekilde tasarlanmış ve bu topraklar Kadim Revan hanlığının topraklarıdır. Maalesef bugün tek bir Türk’ün bile yaşamadığı bu topraklarda 150 sene öncesine kadar Azerbaycanlı Türkler mutlak çoğunluktular ve en son kalanlar da 80’lerin sonundaki olaylarda sürülmüşlerdir ve Türk Revan’ın Ermenistan’a dönüştürülme süreci tamamlanmıştır. Üzücü olan bundan ders alınmaması ve hatta bu değişim ve dönüşümün günümüzün gençliği tarafından bilinmiyor olmasıdır. Oysa Ermenistan’ın büyük Ermenistan hayali sürmektedir ve Türk gençlerinde bu konuda farkındalık oluşturmak için Revani’nin sadece bir tatlı olmadığı anlatılmalıdır, diye düşünmekteyim.

7- Nelere dikkat etmeliyiz? Ya da özellikle gençler kendilerini bu konuda nasıl yönlendirmelidir?

Çok klasik olacak ama bunu cevabı gençlerin çok okumuyor çok merak etmiyor olmaları. Ama okumayı yüceltirken nasıl okunacağı ve neler okunacağı da göz önüne alınması gereken bir husus. Yani okurken analiz etmek ve oradan doğru çıkarımları yapmak gerekmektedir.  Olaylara analitik bakabilmek yani sebep sonuç ilişkisi kurabilmek ise işin başka önemli bir yanı olarak karşımıza çıkmalı. Hep şunu tavsiye ederim çevreme: İki ölçeğim vardır derim. Birisi evrensel değerler, aslında bunlar bizim kültürümüzde olan İslami değerlere de uyar. Hakkaniyet vardır, adalet vardır, liyakat vardır. Yani hassas olunması gereken insani değerler vardır. Bir diğeri de milli refleks. Milli refleksi olan gençler, eğer bir de evrensel değerlerle hareket edebiliyor ve bunun içini doldurabiliyorlarsa bence bu zararlı etkiden kendilerini koruyabilirler. Gezip seyahat ederken de, okurken de bu iki şablonu sürekli kullanmalıdırlar. Yoksa yem olurlar kurban olurlar gaflete düşerler. İlber Ortaylı’nın güzel bir yaklaşımı vardır. Ona soruyorlar, “ Gezerken mi öğrenmeliyiz, okurken mi?” O da diyor ki “her ikisi de. Gezerken okumalıyız. Okurken gezmeliyiz.” İkisinin sonucu ve çıktısı artı oluyor.

8- Peki, Şehir Eşleşmesinin Türk Etki Sahasına artısı ve eksisi neler olabilir?

Şehir Eşleşmesi tabiri Türk terminolojisinde yenidir. Bu Avrupa Birliği’nin çıkarttığı bir kavramdır. TOWN TWINNING tabirinin karşılığı olarak kullanılır.  Bizde benzer olarak Kardeş Şehir (sister cities) kullanımı da vardır. Birbirlerine ikame edilerek kullanılır ama kardeş şehir anlaşması yapıldığı zaman şehirler duygusal ve bir takım manevi değerlerle hareket ederler. Basit bir tanımla anlaşmayı yaparlar ve şehirlerine de bununla ilgili tabelalar asarlar. Şehir Eşleşmesi programında şehirlerin öncelikli ve üstünlüklü yanlarını birbirlerine öğretmesi ve ortaklaşa projeler yapılması hedeflenir. Avrupa Birliği bunu ister ve çok da uygulanmıştır.  2013-2014 yılında valiliklerde Avrupa Birliği’yle kapasite arttırıcı faaliyetler projesinde koordinatörlük yaptım. Düzce 20 pilot ilden birisiydi. Avrupalı kentlerle eşleşmemiz istendi. Bunun için Ankara’da da bir çalıştay düzenlendi. Bu çalıştay sonucunda Düzce’nin, Hırvatistan’ın gözde turizm şehri Dubrovnik ile eşleşmesini sağladım. Dubrovnik her yıl 3-4 milyon turist alır ve yeni turist istemez çünkü şehrin bunları ağırlayacak kapasitesi yoktur. Bu yüzden zengin turist ister. Daha az gelsin ama daha çok kazandırsın mantığı vardır. Bu yüzden ben de istedim ki Düzce tecrübe paylaşımı ile buradan bir şeyler öğrensin ve kendine uyarlasın ama sanırım henüz o zihni ve fikri farkındalık oluşmuş değil ve pek de fazla bir şey yapılamadı.

9- Şehir Eşleşmesinin Türkiye-AB üye devletleri arasında yapılması mı ya da Orta Asya Türk Devletleri arasında yapılması mı Türk Etki sahasının yayılmasında, devam etmesinde ve Şehir Eşleşmesi projesinin uygulanmasında daha etkili olur?

Bir gün şunun farkına vardım: Kardeş ülkeler diyoruz, Türk Cumhuriyetleri diyoruz, Türkiye’nin entegre olmak istediği ve kültürel, tarihi, coğrafi köklerinin olduğu topraklarda kardeş devletler var diyoruz ama halklarımızın kaynaştığını söyleyemeyiz. Siyasi irade ve irtibat var elbette ama bu henüz halklar seviyesine indirgenmiş değil. Bir Kırgız’ın Bir Türkü tanıması, bir Türkün Kazağı tanıması, Bir Kazağın Türkmen’i tanıması, Bir Türkiyelinin Orta Asya’dakileri tanıması hep sınırlı seviyelerde kalmıştır.  Oraya gidenler siyasiler, iş adamları ve bazı akademisyenlerdir. Kitlesel olarak halkla birbirini tam olarak tanımıyor ya da yanlış tanıyor. Bu yüzden Avrupa örneğinde ve ölçeğinde bildiğim Şehir Eşleşmesi programlarının Türk cumhuriyetleri arasında da hayata geçirilip geçirilemeyeceğini düşünmeye başladım. Zira bu program ve faaliyetler belediyeler arasında olduğu için ve belediyeler kendi sınırları içerisindeki nüfusa dönük faaliyetler yürüttüğü için etkisi halkı da kapsayabilecekti. O yüzden ben bu şehir eşleşme programları acaba Türk Cumhuriyetlerine nasıl uyarlanabilir diye düşünüp, yöntem ve içeriğini açıkladığım ve hatta bir proje önerisi yaptığım çalışmamı tamamlayıp bunu uluslararası bir kongrede sunmaya karar verdim.  2016 yılında Kırgızistan/ Bişkek’te düzenlenmekte olan 3. Uluslararası Türk Dünyası Turizm Sempozyumu bana bu fırsatı verdi. Manas Üniversitesi’nde Şehir Eşleşmesinin Türk Cumhuriyetleri’ndeki kentler arasında uygulanabilirliğine dönük bir proje hazırlanmasının ve bunun neticesinde oluşacak Turizm hareketliliğinin kardeş halkları yakınlaştıracağını ve hatta yapılacak ortak projelerle de ekonomik ve ticari etkiler oluşacağını belirttim. Temelde düşüncem ve beklentim şuydu, Eşleşecek kentler (ki bunlar belli bir takım parametrelerle yapılıyor.) hangi şehir hangi alanda üstün ise ve diğer taraftan öğrenmek istediği bir şeyler varsa eşleşebiliyorlar. Eğer bu şehir eşleşmeleri sağlanabilirse, mesela Kayseri Kazakistan’daki bir kentle eşleşse, Azerbaycan’daki bir şehir Anadolu’daki ve Türkmenistan’daki bir şehirle eşleşseler, bu çok yönlü eşleşmelerin doğuracağı pozitif etki kesinlikle birbirini tanımayan bu kardeş halkların birbirini tanımaya başlamasının, kültürel, siyasi, idari sonuçlarını doğuracaktır diye düşünüyorum. Tarafların birbirlerinden öğreneceği çok şey olduğunu düşünüyorum. Bir de bunla beraber artan turizm etkisi olacak. Genelde Türkiye’deki turistik faaliyetler iki yönlü işler. Bir tanesi Avrupa’ya dönük diğeri ise dini olarak Arabistan’a dönük olanıdır. Maalesef Orta Asya’ya ve Azerbaycan’a kitlesel turistik faaliyet yok. Onlardan da bize yok. Daha da enteresanı iki ülke hariç, diğerlerinin birbirine karşı vize uygulamaları var. Bunun kaldırılabileceğini sağlayacak alt yapının da bu yolla oluşacağını düşünüyorum çünkü böylesi bir turizm hareketliliğinden doğacak ekonomik etkiye hiçbir ülke hayır demeyecektir. Tanımanın ve tanışmanın getireceği etki dil üzerinde de olacaktır. Türkçe çok eski bir dil. Ama Türkçeye de saldırı var. Türkçenin yozlaşması söz konusudur. Türkler, Türkçenin köklerinin olduğu yerlerdeki Türkçenin türevi olan Türk lehçelerini gördüklerinde, aslında dilin ne kadar zengin olduğunu da fark edeceklerdir. Dillerinin uluslararası olması içinde o mekanizmayı başlatacaklardır. Konuştukları zaman birbirlerini de anlayacaklar. Bir Türkiyeli Özbekçeyi öğrenecek, bir Özbek Türkiye Türkçesi’ni öğrenecek, bir Azerbaycanlı Kazakçayı öğrenecek ve Türkçenin genel söz dağarcığı artacaktır. Bununla birlikte kendimizi ifade edebilirliğimiz gelişecek, edebi kültürümüz artacak hatta oradaki eserler Türkiye Türkçesine çevrilecek bizdekiler de onların dillerine çevrilecektir. Şu an bu çeviriler kısıtlı aşama ve boyuttadır. Dolayısıyla ben şehir eşleşmesinin sadece basit ve teknik boyutta kalmayacağını, ciddi bir turizm hareketliliği, kültürel sonuçları ve dilsel etkisi olacağını düşünüyorum.